bismillahirrahmanirrahîm - Blogcu



bismillahirrahmanirrahîm

  • 12/7/2006 - HOŞ BİR NAMAZ REKLAMI, MUTLAKA İZLEYİN... İZLEMEK İÇİN AŞAĞIDAKİ
  • http://www.siyahnur.com/index.php?option=com_content&task=view&id=526&Itemid=100

    Yorum ( 3 ) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

  • 11/7/2006 - ÖNDE GİDEN ATLILAR
  • BU ŞİİRİ ULUSLAR ARASI ŞİİR OKUMA YARIŞMASINDA BİRİNCİ OLAN KİŞİDEN DİNLEMEK İÇİN AŞAĞIDAKİ LİNKE TIKLAYINIZ...

    http://www.samanyoluhaber.com/tr/gunluk/a.15540.html

    Yorum ( yok ) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

  • 11/7/2006 - NE EKMEK NE DE SU... / GÜRAY SÜNGÜ
  • Kategori: edebiyat

    Ne demek istediğinizi sorabilir miyim?

    Ne demek istediğinizi söyler misiniz?

    Ne demek istediğinizi açıklayabilir misiniz?

    Ne demek istiyorsunuz?

    Doğru soruları bulamadığım için cevap alma konusunda bu denli zorlanıyor olabilirim. Çok sıkıcı. Ama yapmak zorundayım.

    Neden ben yokmuşum gibi davranıyorsunuz?

    Neden beni yok sayarak yaşıyorsunuz?

    Neden beni önemsemez hareketlerde bulunup duruyorsunuz.?

    Neden ben yokmuşum gibi… bunu sormuştum.

    Garip olmalı. İnsan bunu kafasına takar mı? Takar tabi. Ben hiçbir şey yapmıyorum, olduğum gibiyim. O kadar doğalım ki, anlatamam. Ama onlar…

    Beni seviyor musunuz?

    Beni sevdiniz mi?

    Beni sevmiş miydiniz?

    Nelere mecbur kılıyorlar insanı, aslında her şeye boş verip geriye bir adım atsam. Her neye boş verip? Ne yapıyorum ki boş vereyim? Boş demişken; boş bir çuvalın içine atacaklar beni. Yapamazlar biliyorum ama bu korku duymama yahut tedirgin olmama engel değil. Kimler yapacak bunu? Rüya gibi. Ya da kâbus. Öyle hissediyorum, beni boş bir çuvalın içine koyacak sonra da işe yaramayan eşyaların kaldırıldığı bir depoya ya da bir dolaba kilitleyecekler. Gerçek dışı, kabul edilemez, kimseye de anlatılmaz. Kimler yapacak bunu? Cevap çok basit, ama bir o kadar da anlaşılması zor. Onlar, desem mesela, cevap vermiş olurum ama neyi açıklar bu cevap? Onlar kim?

    Düşmanım değiller, düşmanım yok. Peki, kastım benim dışımdakiler ve benim gibi olmayanlar mı? Bunu da açıklayamam. Çünkü bilmiyorum. Benim dışımdakiler benim gibi olmayanları kapsıyor ama benim gibi olmayanlar denince bir de benim gibi olanların belirmesi gerekiyor. Onlar benim dışımda değil mi, yoksa benim gibi olmakla dışımda olmaktan kurtarıyorlar mı kendilerini.

    Onlar çok kalabalık, sadece bundan eminim.

    Bana hayran olur musunuz?

    Bana saygı duyar mısınız?

    Beni sever misiniz?

    İnsanın bu tür soruları illaki dillendirmesi de gerekmiyor. Tavırla, hareketle, insanlara yaklaşımla, yaşam şekliyle sorup duruyor olabilir. Ben öyle yapıyordum. Gerçekten hiç kimseye beni sever misiniz diye sormadım. Ama hep bunu sorar ve hep evet cevabını almaya çalışır şekilde yaşadım. Bir düzeltme. Bir kız vardı. Aslında hala var o kız ama o zamanlar var oluşu gibi değil artık, bu yüzden vardı diyorum. Ona sormuştum bir keresinde. İlk bakışta biraz değişikti sorum ama sonuçta amaç aynıydı.

    “Biraz uğraşsan sevemez misin beni?”

    Aslında iyi ve başarılı bir insandım. Yalan, aslında sadece çocuktum. Kendisini değerlendirirken genelde okul hayatını dikkate alır insan, en kolay yol budur ve ben bu açıdan başarılı bir çocuktum. Ama yaşam dersleri diye bir ders vermez, öğretmezler okullarda. Asıl olan bu değil mi? Matematik, coğrafya, fen bilgisi, yabancı dil, daha bir çok derste başarılıydım ama korkaktım mesela. Bütün derslerden dökülen arkadaşlarımın yanında aptal gibi hissederdim kendimi, birçok konuda. Dikkate değer.

    Yalnızca benim sorunum mu bu? Değil tabi. Biraz büyüdükçe gözlem yapma şansı artıyor insanın. Üniversite yıllarımda ilkokul veya ortaokul çağındaki çocuklara bakıp bir zamanlar ben hangi durumdaysam aynı durumda, aynı sorunların arasında başarılı olma mücadelesi veren çocukları gördüm. İçimde uyanan şey derin bir hüzün ve merhamet duygusuydu. Onlar için yapabileceğim bir şey de yoktu. Geçen onca zamana rağmen ben de benzer sorunlar içinde mücadele içindeydim hala. Kitap okumayanların içinde kitap okuyan birisi olarak kitap okuduğu için kendisini salak hissetmek herkesin harcı olmasa gerek. Oysa bilinir ki kitap okumak iyi ve değerli bir şeydir. Bundan bile zayıflık çıkarmak…

    Benim dışımdakiler, benim gibi olmayanlar, onlar…

    Kimsiniz siz? Neden böyle yapıyorsunuz?

    Ne yapıyorlar? Aslında hiçbir şey yapmıyorlar. Kendi tabi hayatlarını yaşıyorlar. Belirgin özelliklerini saysam; Duyarsızlık, olabilir. Belli bir ölçüde. Duygusuzluk, emin değilim. Evet demek için yeterli bahanem var aslında ama öyle olmadıklarını gösteren hallerine de şahit oluyorum. Başka bir şeyler olmalı.

    Aslında bunu yapamıyorum. Bu, kavramlar ile arası çok iyi olanların yapabileceği bir iş. Benim pek harcım değil. Belki soru da anlamsızdır. Onlar kim? Aslında iyi ve başarılı bir çocuktum. Daha önce söylediğimi biliyorum, yinelemek istedim. Ama insanın eğer ruh yapısı benimki gibiyse huzurlu ve mutlu olması için yeterli değil iyi ve başarılı olmak. Çünkü şöyle bir soru çıkıyor karşısına o zaman; başarı nedir? Kavramlarla aram iyi değil dedikçe…

    Derslerden yüksek not alıyordum. Ailem bu açıdan benimle gurur duyuyordu. Ama sınıfta herhangi bir otoritem yoktu. Bahsettiğim tabi ki idari bir otorite değil. Herhangi bir konuda akıl danışılacak veya karar vermesi istenecek veya insanları çevresinde toplayacak kişi ben değildim. Toplu halde gezmeye gidilecekse herkes fikrini söyler, benim aklıma bir şey gelmez. Gelir de gelmez. Aslında bunların artık bir önemi yok. Hep aynı şeyleri eveleyip gevelemenin de anlamı yok.

    Neden hep kendinizden bahsediyorsunuz?

    Neden hep kendinizi anlatıyorsunuz?

    Neden kendinizden bahsediyorsunuz, sürekli?

    Çok benzedi, hangisi daha iyi?

    Doğru sorular evet, bundan bahsedecektim ben. Budur… doğru soruları arıyorum. (Arıyordum) Çünkü anladım ki başarım buna bağlı. Artık başarı denince neyi kastediyorsam. Neyi kastetmediğimi biliyorum ama neyi kastettiğim biraz karışık. Doğru sorular doğru cevapları getiriyor. Kaçamak cevaplar, yalanlar dolanlar, gizlemeler saklamalar hepsi dökülüyor. Bunu iyice anladım ve buna iyice inandım. (Yaptığım buydu.) Yöntemimse şu; Etrafımdaki insanlardan bir tanesini seçiyorum ve onu düşünüyorum. Ne yapıyor o? Şu an değil, genelde ne yapıyor, nasıl davranıyor, nasıl yaşıyor? Buluyorum ve aynanın karşına geçiyorum.

    Neden her şeyi başarmak yetisine sahipmişsin gibi hareket ediyorsun?

    O kişiye sorulacak doğru soru olup olmadığını kendi yüz ifademden anlıyorum desem… O kişide beni rahatsız eden bir şey var ama ne olduğundan emin değilim. Sorular, yüz ifadem, benim bilmediğim, farkında olmadığım ama halim ve tavrımda açığa çıkan… Buluyorum, müthiş an.

    “Neden her şeyi başarmak zorundaymışsın gibi hareket ediyorsun?”

    Doğru soruyu bulmak neden önemli peki? Çünkü doğru soruyu yönelttiğim zaman karşımdaki insan o soru eğer bir tespite, bir tahlile yönelik olduysa kendisiyle yüzleşiyor. Şaşırıp kalıyor. Bu, birinci olarak bir tür çözümleme olduğundan bana saygı duymasına yol açıyor. İkinci olarak ben rahatsızlığımı dile getirmiş oluyor ve rahatlıyorum. Peki diğer sorular? Onlar da beklentilerimle ilgili. Benimle ve beklentilerimle ilgili. Yüzümdeki anlam, soruyu yöneltirken yüzümde şekillenen anlam bana gerçeği, ihtiyacımı, beklentimi gösteriyor.

    Bana ihtiyaç duyar mısın?

    Bu bir mucize. Bana ihtiyaç duyulmasını istediğimi anladığımı söyleyebilirim bu çabaların sonunda. Büyütülecek bir şey değil, basit bir şey. O kız tarafından bile, beklediğim sevilmek sayılmak değildi. Bana ihtiyaç duymalarıydı, ihtiyaçlarımın giderilmesinin benim elimde, benim kontrolümde olmasıydı. Bencilceydi ama gerçek buydu. Benim içimde yatan arzu buydu. Belki geçmişten beri kimsenin bana ihtiyaç duymamasından kaynaklanıyordu. Nitekim ben mesela okulda başarılıydım diyordum, ailemin buna ihtiyacı yoktu, arkadaşlarımın da. Onların takdiri ne ifade ediyordu bu açıdan? Hiç bir şey… Basit ve açıktı.

    Bunu anlayana kadar hayatımın hüsranlarla geçtiğini rahatlıkla söyleyebilirim. O kız… adını hatırlıyor muyum? Adını hatırlayamamak benim açımdan inanılır gibi değil zira ben onun için ölebilirdim ama hatırlayamıyorum. Ona ne yaptım? Aslında kendime neler yaptım beni sevmesi için. En sonunda beni, onun için yaptıklarım nedeniyle değil, onun beni sevmesi için hep bir şeyler yapıyor olmam nedeniyle sevdi. Temiz bir sevgiydi, tertemiz. Bana demişti ki; “Sen ne kadar güzel bir insansın.” Sürekli ve samimi bir uğraş içinde olmanın net getirisi. Sonra sevgi… Kötü zamanlardı diyemem, benim gibi birçok şeyi garip algılayan tuhaf birisi için bile güzel zamanlardı. Böle bir tecrübem de daha önce hiç olmadığı için bazı tatları yeni keşfediyordum, ama tüm bunlar sızıyı dindirmeye yetmiyordu. Geceleri yine uyumakta zorluk çekiyordum. Düşünüyordum, bir sorun vardı, içimde bir delik vardı, o deliği neyin kapatacağını bilmiyordum. Adı neydi, o kız, onu işte, düşünüyordum. O gün ne yaptıysak, ne olduysa. Acemi âşık olmam beni onun gözünde daha sevimli kılıyordu. Bu yüzden belki, bana karşı çok şefkatli ve ilgiliydi. Tatlı konuşmalar geçiyordu aramızda, tebessüm, gülücük, el ele dolaşmalar. Elma şekeri gibiydim. Jelâtini özenle sıyrılan, iştahla yenen, mutlulukla yenen. Ama sorun şu ki, ekmek olmak gibi bir tutkum vardı. Hemen anlayabildiğim bir şey değil tabi bu. Zamanla…

    Aynı esnada çevremle ilişkilerime de yansıdı bu tecrübe. Aşk ilişkisi değil de aşk tecrübesi demem ilginç aslında. Arkadaşlarımın gözünde biraz değer kazanmış olabilirim zira bana yaklaşımları değişti. (Bakışlarımı desem?) Bu anlaşılması zor bir şey değil. Çevrede ilgi uyandıran güzel bir kız sizin sevgiliniz olmuşsa siz artık önemli birisisinizdir. Özellikleri olan birisi. Özellikleriniz olmasa o çevrede ilgi uyandıran güzel kızın sizinle ne işi olur?

    Bu da işe yaramadı. Arkadaşlarımın içinde değerli olmak, saygı görmek. Eskiye göre bakıldığı zaman fark edilir derecede önemsenmek. Beni mutsuz eden neydi? Daha doğrusu beni mutlu etmeyen şey neden mutlu etmiyordu, o kadar uğraştığım, istediğim, olmasını sağlamaya çalıştığım halde. Soruyu bulur gibi oldum sonra;

    Beni mutlu edeceğini düşünerek uğruna onca uğraş verdiğim bu durum, neden beni mutlu etmeye yetmiyordu?

    Biraz daha açalım, genişletelim, yayalım dedim.

    Beni mutlu edeceğini düşündüğüm şey neydi?

    O… Acaba? Belki değil. Aşk mı peki? Ona âşık olmuştum ben, o yüzden peşinden koşup duruyordum. Yanılgılarım büyüyordu düşündükçe ve buldukça.

    Sonra ilerledim.

    Beni sevmesini mi istiyorum?

    Seviyordu zaten. O halde istediğim bu değildi, acı içinde olduğuma göre. Bana ihtiyaç duymasını istediğimi anladım. Vazgeçilmez olmak istediğimi. Sadece onun değil, herkesin, çevremdeki tüm insanların bana ihtiyaç duymalarını istediğimi anladım. Sevgi yeterli değildi, bana göre değildi. Belki doğru veya değerli de değildi ama istediğim, ihtiyaç duyduğum buydu.

    “ Bana ihtiyaç duyuyor musun?”

    “Daha öte, seni seviyorum, diye cevap verdi.

    “Daha öte değil, bana ihtiyaç duyuyor musun?”

    “Seni sevdiğimi söylüyorum.”

    “ Sevmeni istemiyorum. Bana ihtiyaç duymuyor musun? Ben olmasam mesela, ölmez misin? Bensiz bir dakika bile nefes alamayacağını söyleyebilir misin?

    “Sen aşktan bahsediyorsun.”

    Kızıyordum.

    “Aşktan değil, ihtiyaç duymaktan bahsediyorum. Sen olmazsan olmazdım demekten bahsediyorum.”

    Beni seviyordu, ben duygulu, romantik, farklı, garip, ilginç, falan filan bir adamdım ve onu seviyor, üzerine titriyordum, bu yüzden beni seviyordu ama…

    “Benim beklediğim bu değil, üzgünüm.”

    Onu terk ettim. Daha fazla uğraşamazdım onunla. Onca uğraşa, çabaya rağmen olmamıştı. Çaba uğraş bitecek değildi ama onun için değil. Ne aradığımı biliyordum artık.

    Devam etti. Çabaladım. Başarmam gerekiyordu. Diğer sorular geldi sonra, doğru sorulan diğer sorular. İnsanların kafalarının içinde neler olduğunu anlamaya başladım. Doğru bir ifade mi; çözdüm onları. Şaşkınlıkla karşılanıyordu. Acımasızdım, açıktım, nettim. İnsanların kendilerine açıkça itiraf etme gereği duymadıkları gerçekleri vardı. Bazen kendilerinden bile sakladıkları sırları.

    Bir insanın çevresi tarafından daha akıllı sayılması onu daha değerli kılmıyor, bunu da anlamış oldum diyebilirim. Hep farklı tezahürleri oldu, her insanın üzerinde ayrı bir tepkiye neden oldu. İnsanların tepkileri kendilerine göre cereyan etti ama sonuç… arzuladığım şeye bir adım bile yaklaşamadığımı anlıyordum her gün. Her insana istedikleri, bekledikleri, umdukları gibi yaklaştım uzun, çok uzun bir süre. Nasıl olmasını istiyorlarsa öyleymiş gibi her şey. Bu beni önemli yaptı onlar için, iyi yaptı, sevimli yaptı ama beklediğim şey yapmadı. Sonra sorar oldum her karşıma çıkana, bu sefer onlarla değil kendimle ilgili sorular.

    Beni seviyor musun?

    Sence ben nasıl bir insanım?

    Neleri çok iyi yapıyorum sence?

    Bir yerde hata yapıyordum nerede ve ne şekilde yaptığımı bilmiyordum ama bir hata vardı bir yerlerde.

    Tabi ki seviyorum seni, biz arkadaşız.

    Bence sen harika bir insansın.

    Çok iyi dinliyorsun mesela. Paylaşmayı çok iyi biliyorsun.

    Ne güzel cevaplar. Kendimi eğip bükmemle ilgili olsa da güzel cevaplar.

    Neye ihtiyacınız olduğunu biliyorum, neler duymak istediğinizi biliyorum, ne durumda olduğunuzu ne hissettiğinizi biliyorum. Ama beni zerre kadar ilgilendirmiyorsunuz. Ama size istediğinizi veriyorum. Yine de sizin için vazgeçilmez bir dost, kardeş, sevgili değil miyim? Neden böyle? Eksik olan ne?

    Bulamadım. Varlığım onları memnun ediyordu ama yokluğum korkutmuyordu bile. Bana ihtiyaçları yoktu. Hiç kimsenin ihtiyacı yoktu bana. Boş bir çuvala konulup işe yaramayan eşyaların kaldırıldığı bir depoya veya bir dolaba kilitlenebilirdim pekâlâ. Korku başladı. Önceleri saçmaydı, sanrıydı, gittikçe gerçeklik kazandı ve tüm dengelerimi alt üst etti. Bundan sonrası vahim. Nasıl anlatabilirim, emin değilim.

    Onlar… Üçüncü çoğul şahıs, korkularım. Tedirgin uykular. Sorun şuydu ki artık hayatta başarılı olma ve hayattan tatmin olma umudumu yitirmiştim. Bu rahatsızlık ve huzursuzluk zihnimde gerçek dışı bir şeylerin olacağı şeklinde tezahür ediyordu. Gerçek dışı? Gerçekten öyle mi? Gerçek ne? Beni çuvala koyacaklar işe yaramıyorum, ihtiyaç duymuyorlar.

    Gözlerimi açtığımda yanımda annem vardı. Bir hastane odasındaydım. Neler olduğunu hatırlamıyordum. Ölümden korkan bir adamın sonuçta intihar etmesi gibi bir şeymiş. Benden bir süre haber alamamışlar. Sonra aramışlar beni. Bir süre bulamamışlar. Sonra nerede mi bulmuşlar? Evimde işe yaramayan eşyalarımı koyduğum yerde, mutfak tezgâhının altındaki sunta kapağın arkasında, büyük beyaz bir çuvalın içinde. Birçok hayati fonksiyonumu yitirmiş bir halde.

    Beni oraya kim koydu?

    Onlar mı?

    Dediklerine göre ben yapmışım. Saçma, çok saçma. Hastaneden çıkmam aylar aldı. İyileştiğime kanaat getirmiş olmalılar, bıraktılar beni. Çok canım yandı, hem de yıllar boyunca. Kimseye anlatamadım, kimseye açamadım. Gideremediğim bir ihtiyacım vardı, var olmam için gerekliydi, kimse görmedi. Sonunda yaptılar yapacaklarını bana. Hak etmemiştim, ne kadar uğraş vermiştim oysa hiç hak etmemiştim. Ama hatamı anladım. Artık bambaşka biriyim. Bana ihtiyaç duymalarına ihtiyaç duymuyorum şimdi. Bu öyle manasız ki ifade etmem mümkün değil. Nasıl bir yanılgıymış? Varlıkları da yoklukları da aynı benim için. Ve şimdi, yine şimdi bunun ne demek olduğunu anlıyorum.

    Onlar…

    Nereden, kimden başlayacağım ve onca işe yaramayan insanı nereye sığdıracağım ve nasıl bir yöntem izleyeceğim? Bunları düşünüyorum şimdi. Kolay değil, acele edemem. Varlığımla ilgili, titiz, dikkatli olmalıyım. Sonra rahatsızlığım geçecek. İhtiyaçlardan arınmış olmak bir yere getirdi beni, orada çok mutluyum ama yeterli değil, işe yaramayan şeyleri bir kenara kaldırmalı. Varlıkları beni rahatsız ediyor. İhtiyaç duymadığınız bir şeyin varlığı sizi de rahatsız etmez mi? Doğru olabilir, belki sizi rahatsız etmiyordur ama beni ediyor.

    Neyi arzuladığımı merak ediyor musunuz?

    Ne yapmak istediğimi biliyor musunuz?

    Neler yapabileceğimi tahmin edebiliyor musunuz?

    Ne yapacağımı biliyor musunuz?-

     

    Yorum ( 1 ) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

  • 5/7/2006 - TERLİKLERİMİ BIRAKTIĞIM O GÜZEL MABED
  • Kategori: O_na dair

                     Medine’de bir şirkette elektrik teknisyeni olarak çalışan Allah dostu ve Peygamber aşığı bir kardeşimiz işin son günü sabah mesaisinde kendisine verilen teknik görevi tamamlayıp ayrılmak üzere iken Resulullah’ın Ravzası’nda elektrik çarpması sonucu vefat etmiş ve Cennetul Baki’ye defnedilmiş. Tabii ailesi mecburi istikamet Türkiye’ye dönmüş. O zaman 7 yaşında olan oğlu bugün ortaokul öğrencisi. Kompozisyon dersi ödevi olarak bir makale yazmış ve birincilik almış. 
                     "Bir seni güneşim, bir babamı, bir de terliklerimi bırakmıştım geldiğim yerde.
    Bir ilkbahar gününde güller gibi kokan Medine'de dünyaya gözlerimi açmıştım. Doğduğum hastane senin Ravzanın hemen yanı başında olduğu için, duyduğum ilk koku senin bahçenin gül kokuları olmuş. Babam gelip de daha kulağıma ezan okumadan, kulaklarım senin mescidinin ezan sesleriyle şereflenmiş. 40 günlük olduğumda ilk ziyaretimi de senin Hane-i Saadetine yapmışım. İlk adımlarımı senin Ravzandaki mermerlerinde atmış ve Rabbimle ilk buluşmamı, ilk secdemi senin mescidinde yapmışım. Hemen hemen yaptığım her ilkte sen varsın. Daha konuşmasını öğrenmeden seni sevmeyi öğrendim ben. Belki seni çok tanımazdım ama sanki bana çok çok yakınmışsın gibi severdim seni. Senin evini her ziyarete gelişimizde de seni görmesek bile senin varlığını hisseder, evinden her ayrılışımızda hüzünlenirdik. Çocuklar evde sıkılınca babaları parka, eğlence yerlerine götürsün isterler. Biz Medine’de yaşadığımız sürece hiç babamızdan parka götürmesini istemedik. Bizim canımız
    Sıkılmaz mıydı acaba hiç?
    Sanırım Medine’deki hiçbir çocuğun canı sıkılmazdı.
    Çünkü orada hiçbir yerde olmayan gül bahçesi ve bahçenin biricik efendisi vardı. Bizim vaktimizin çoğu o bahçede geçerdi. Senin bahçenin mermerlerine ayakkabı ile basamazdık. Yalınayak dolaşırdık mermerlerin üstünde. Kim bilir, korkardık belki de bahçenin güllerine basıvermekten. Yazın mermerler ayaklarımı yakardı. Olsun bu da bizim hoşumuza giderdi.

    Babama sormuştum bir seferinde

                     Babacığım neden Medine bu kadar sıcak? diye. Babam da; evladım Medine’de iki tane güneş var da ondan, derdi. Nasıl olur babacığım, güneş bir tane değil mi? derdim. Babam gülerek: Bak yavrum doğru, bütün dünyayı ısıtan bir güneş var ama bir de alemleri ışıtan ve aydınlatan güneş var. O güneş de Medine’de olunca sıcaklık iki kat oluyor. Babamın bu cevabı hoşuma giderdi ve ısınırdım. Gerçekten de ayaklarımızı mermerler ısıtıyordu ama senin güneşin de, sıcaklığın da içimizi ısıtıyordu. Medine’den ayrıldığımızdan beri belki ayaklarımız ısınıyor ama içimiz bir türlü ısınamıyor. Çünkü güneşimizin en büyüğünü orada bırakmıştık. Ben güneşimi kaybetmiştim. Onun evine, bahçesine gidemiyordum artık. Gerçi ışığı ta buralarda bizi aydınlatıyordu ama içimi ısıtması için onun Ravzasında yalınayak koşmam lazımdı. Evet, bahçende yürürken ezanlar okunurdu. Öyle güzel okur ki Medine müezzini ezanı, sanki Bilali Habeşi okuyor sanırsınız.

    Namaz kılmak için Mescide koştururduk

                     Babamın yanında namaz kılardık. Büyük sütunların altından gelen soğuk havadan saçlarımızı savurturduk. Zemzem bardaklarından güller yapardık. Namaz kılarken yanımıza usulca bir kedi sokulurdu. Babam 'incitmeyin sakın, onlar Ebu Hüreyre’nin kedileri' derdi, biz de inanırdık. Senin Mescidine kediler de girebilirdi. Sen çok iyi bir ev sahibiydin çünkü. Çarşamba günleri hep Uhud'a giderdik. Senin çok sevdiğin amcanı ziyaret etmeye, o bizim de amcamızdı. Kardeşlerimle Ayneyn tepesine çıkar oradan Uhud'da yatan 70 şehide selam verirdik. Uhud dağına her baktığımızda sanki orada seni görür gibi olurduk. Uhud’da senin Ravzanın kokusu gibi gül kokardı. Orası da ayrı bir gül bahçesi idi sanki. İşte benim yedi senem ki en değerli en güzel yıllarım senin köyünde, senin gül bahçende, senin savaştığın yerlerde sanki yanımda sen varmışsın gibi seninle dopdolu geçti. Seni görmesem de seninle yaşamaya o kadar alışmıştım ki senin yanından ayrılırken Sanki bir yanım, bir canım, bir parçam orada kalmıştı.

    Hasretin beni üşütüyor

                      Buraları bana gurbet oluverdi. Elimde olsa hemen yanına koşar gelirim ama hep büyüyünce gidersin diyorlar. Ben sırf senin yanına gelebilmek için büyümek istiyorum. Senin yanına geldiğim zaman büyümüş bile olsam bahçendeki mermerlerde yalınayak dolaşacağım. Ta ki güneşin içimi ısıtana kadar. Senin hasretinden içim üşüyor. Belki hasretin herkesi yakar, beni de üşütüyor işte. Çünkü benim ruhum doğduğumdan beri senin sevginle ısınmaya alışkın. Senin sıcaklığına o kadar muhtacım ki... Ne olur ben sana gelemesem bile sen beni hiç bırakma. Işığınla gecelerimize nur ol. Sıcaklığınla bütün zerrelerimizi ısıtıver. Hani sana Medineyken komşuyduk ya, evlerimiz birbirine çok yakındı. Senin varlığın bize güven verirdi hep. Yine öyle ol, ara sıra da olsa evimizi şereflendiriver. Hem benim adım Nebi, aynen seninki gibi. Bu ismi bana seni çok seven bir dostun koymuş. Diğer adım da Muhammed, yine senin gibi. Bu ismi de canım babacığım koymuş. Buraya gelirken senin köyünde bıraktığımız babacığım.
    Sana benzeyen bir yanım daha var

                  Ben de senin gibi babasız büyüyorum. Ben çok şanslıyım, sen bize asla yetimliğimizi hissettirmedin. Medine’den ayrıldığımızdan beri sanki sen hep yanı başımızdaymışsın gibi hissediyorum. Geceleri korkmadan güvenle uyuyorum hep. Seni tanıdığım ve seni sevdiğim için Rabbime binlerce kez teşekkür ederim. Babam senin köyünde kalmıştı. Biz babamın cenazesini gömerken abimin terlikleri babamın kabrine düştü ve orada kaldı. Ben o terlikleri çok kıskandım. Çünkü abimin terlikleri hep babamla kalacaktı. Babamı son ziyaret edişimizde ben de kimse görmeden terliğimi babamın kabri üstüne gömüverdim. İşte şimdi benim terliğim de hep babamla kalacaktı. Evet demiştim ya bir güneşimi, bir babamı, bir de terliklerimi bırakmıştım geride. Babam ve terliklerim hep oradaydı, gelemezlerdi. Ama güneşim hep yanımızdaydı. Yetimlerin Efendisi, yetimlerini hiç ışıksız bırakır mı? Dünyanın bir ucuna gitmiş olsaydık bizi bırakmayacağını biliyordum. Gözümüz gönlümüz seninle aydınlanır efendim. Ruhumuz, içimiz sıcaklığınla ısınır. Bir gün
    sana gelişim geç bile olsa bana, Gül bahçesinin mermerlerinde yalın ayak koşmak nasip et. Ta ki aşkınla, sevginle bütün bedenim yanıp kavrulsun. Terliklerimi bıraktığım o güzel mabed son durağım olsun."

                                                                                             Muhammed Nebi Doğanay

                                                                                    (Eline ve de yüreğine sağlık Muhammed)

    Yorum ( yok ) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

  • 5/7/2006 - MÜ’MİN, ALLAH (CC)’I HER ŞEYDEN ÇOK SEVER
  • Allah (c.c) şöyle buyuruyor:

    "İnsanlardan, Allah'dan başka edindikleri denkleri Allah gibi sevenler vardır. Oysa iman edenler, en çok Allah'ı severler."     (Bakara: 165)

           Dikkat edilirse ayette; "Allah'ı severler" sözü geçmektedir. Şayet ayette sadece "Allah'dan başka edindikleri denkleri Allah gibi sevenler vardır" şeklindeki birinci ibare zikredilmiş olsaydı, o zaman Allah (c.c) ile beraber başka varlıkları da aynı seviyede sevmek caiz olurdu. Fakat ayette ikinci ibarenin zikredilmesi, böyle bir sevgiyi yasaklamaktadır. Dolayısıyla mü'minler için Allah (c.c)'tan başka daha üstün tutulacak ve daha çok sevilecek hiçbir varlık yoktur.

           Ayette yasaklanan sevgi; Allah (c.c)'tan başka şeyleri kim olursa olsun veya ne olursa olsun Allah (c.c) kadar veya Allah (c.c)'tan daha çok sevmektir. Fakat Allah (c.c)'ın izin verdiği sınırlar dahilinde ve Allah (c.c) için olmak şartıyla birtakım varlıkları sevmekte bir sakınca yoktur. Bir kimsenin annesini, babasını, çocuğunu, malını vs. sevmesi gibi...

    Allah (c.c) şöyle buyurmuştur:

    "Malı çok seviyorsunuz."     (Fecr: 20)

           Mal sevgisi insan için bazen caiz, bazen günah, bazen de küfür olabilir. Allah (c.c)'a daha çok yaklaşmak ve Allah (c.c) yolunda sarfetmek için mal kazanmayı istemek ve bu amaçla çalışmak caizdir. Fakat mal kazanma hırsı ile namazı veya Allah (c.c)'ın farz kıldığı başka bir ameli terketmek haramdır. Böyle kimseler belki İslam dairesinden çıkmazlar ama mü'min de değildirler. Mal sevgisi yüzünden akideyi zedeleyici ameller işlemek veya akideyi direkt ilgilendiren amelleri yapmamak, kişiyi küfre sokar.

    Anne, baba ve çocuk sevgisi sebebiyle olsa dahi, böyle yapılması gereken şeyleri yapmayanlar veya yapılmaması gereken şeyleri yapanlar da aynı hükmü alırlar. Elbette bu kimselerin Allah (c.c)'ı daha fazla sevdiklerinden söz edilemez.

           Allah (c.c)'ı herşeyden fazla sevmek, kuru kuruya söylenen birtakım sözlerle olmaz. Elbette bunun bir takım alametleri vardır. Allah (c.c)'ı sevmek; her halukarda O'nun emirlerine itaat etmek, yasaklarından uzak durmak ve rasulüne tabi olmakla gerçekleşir. Sevgisini bu şekilde amelleriyle göstermeyenler, Allah'ı her şeyden üstün tutmuş ve her şeyden daha fazla sevmiş sayılmazlar.

    Allah (c.c) şöyle buyuruyor:

    "(Ey Muhammed!) De ki: "Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin."   (Ali İmran: 31)

           Ayette geçen "bana uyun"dan kasıt; Rasulullah'a uymaktır. Rasulullah (s.a.s)'a uymak ise; Rasulullah'ın emrettiği şeylerde ona itaat etmek, haber verdiği şeyleri tasdik etmek, yasakladığı şeylerden kaçınmak ve Allah (c.c)'a onun gösterdiği şekilde ibadet etmektir. Kısacası ona Allah (c.c) tarafından bildirilen İslam şeriatine uymaktır. Dolayısı ile Allah (c.c)'ı sevdiğini iddia eden kişi, İslam'a tamamen ittiba eder. Yoksa yahudi ve hristiyanların yaptığı gibi Allah (c.c)'ı sevdiğini iddia etmekle birlikte Allah (c.c)'ın dininden ve emirlerinden yüz çevirmez.

     

    Allah (c.c) şöyle buyurmuştur:

    "Yahudiler ve hristiyanlar: Biz, Allah'ın oğulları ve sevgilileriyiz dediler. De ki: Öyleyse günahlarınızdan dolayı niçin sizlere azab ediyor?"  (Maide: 18)

           O halde Allah (c.c)'ı herşeyden çok sevmek ve bu sevginin gereğince hareket etmek gerekir. Yoksa Allah'ı sevdiğini iddia edip sonra da başka şeyleri Allah (c.c)'la birlikte Allah (c.c) gibi sevmek veya daha fazla sevmek söz konusu olmamalıdır. Zira Allah (c.c)'tan daha çok sevilecek hiç bir şey yoktur. Üstelik Allah (c.c)'ın isimlerinden birisi de "Vedud"tur. Bu kelime ise sevginin en halis olanını ifade eder. Bu sebeble Allah (c.c), kullarından halis bir sevgi istemektedir. Kullar Allah (c.c)'ı halis bir şekilde sever ve bu sevginin gereğini hakkıyla yerine getirirlerse Allah (c.c) da onları sever ve onlara ahirette azab etmez.

           Fakat Allah (c.c), sevdiği mü'min kullarını imtihan etmek için onların başlarına dünyada musibetler verir. Allah (c.c)'a gerçek manada teslim olmuş ve O'nu herşeyden çok seven mü'min kul, bu musibetten öğüt alır, ahireti düşünür ve kendisini azaptan koruyacak amellere yönelir. İşte böyle yapmak, akıllıların işidir.

           Allah (c.c)'ı her şeyden daha çok sevmek, kişinin akıllı olduğunun bir delilidir. Zira Allah (c.c)'ı her şeyden çok seven bir kimse, devamlı O'nu zikreder, devamlı O'nu hatırlar. Böylece başına hayır veya şer her ne gelirse Allah (c.c)'tan olduğunu bilir ve herhalukarda amelleriyle Allah (c.c)'a daha çok yaklaşmaya çalışır. Çünkü seven kimse, sevdiği kimseyi razı etmek için herşeyi en güzel, en mükemmel şekilde yapma gayreti gösterir. Allah (c.c) sevgisi öyle bir sevgidir ki, kalplere ve bedenlere işler.

    Sevginin yeri kalptir. Allah (c.c) sevgisi, kalpte bir ağaç gibidir. Onun kökü; Allah (c.c)'ın emirlerine boyun eğmek, gövdesi; Allah (c.c)'ın emirlerini bilmek, dalları; Allah (c.c)'tan korkmak, yaprakları; Allah (c.c)' tan utanmak, meyvesi; emirlerini hayata tatbik etmektir.

           İşte gerçek mü'minin Allah (c.c) sevgisi, böyle bir sevgidir. Allah (c.c)'ı böyle seven kimseleri Allah (c.c) da sever ve onlara azab etmez. Fakat, müslüman olmalarına rağmen Allah (c.c)'ın haram kıldığı bir takım fiilleri yapan kimseler, Allah (c.c)'ı sevme konusunda eksiklik gösterdikleri için Allah (c.c) onları az sever ve onlara günahları nisbetinde azab eder ya da müslüman olmaları sebebiyle onları affeder.

           Allah (c.c)'ı gereği gibi sevmeyen, üstelik Allah'tan başka varlıklara yönelerek onları Allah (c.c) gibi veya Allah (c.c)'tan daha çok seven müşrikler gerçekten akılsız kişilerdir. Bu kimseler belki zeki olabilirler, ama maalesef akıllı değildirler. Şayet akıllı olmuş olsaydılar, gerçek mü'minlerin yaptıkları gibi yapar ve Allah'ı herşeyden daha çok severek bu sevginin gereklerini yerine getirirlerdi. İşte bu kimseleri Allah (c.c) hiç sevmez ve onları cehennemle cezalandırır.

    Allah (c.c) cehennem ehli hakkında şöyle buyuruyor:

    "Ve derler ki: "Eğer dinlemiş olsaydık ya da akıl etmiş olsaydık, şu çılgınca yanan ateşin halkı arasında olmayacaktık."    (Mülk: 10)

     

    Sevgi Alametleri:

     

    Her iddia için işaret ve alametler vardır. Bu alametlerin varlığı veya yokluğu, iddia edilen şeylerin yalan veya doğru olduğunu gösterir. Sevginin de alametleri vardır. Sevginin varlığı veya yokluğu bu alametlerle anlaşılır. Sevginin en önemli ve en açık alametleri şunlardır:

     

    Tabi Olmak, İtaat Etmek, Boyun Eğmek:

     

           Her kim Rasulullah (s.a.s)'a tabi olur, Rabbinden getirdiği şeriate boyun eğer ve bağlanırsa işte o kimsenin Allah (c.c)'a olan sevgisi tamam olmuştur. Çünkü şeriate bağlanmak kuvvetlendikçe sevgi de kuvvetlenir. Bunun tersi de doğrudur. Aynı şekilde Allah (c.c)'a olan sevgi kuvvetlendikçe Allah (c.c)'ın şeriatine bağlılık ve boyun eğiş de kuvvetlenir. Bu şeyler birbirlerinin delilidir ve birbirlerini gerektirir.

           Her kim Rasulullah (s.a.s)'ın gösterdiği yola zahiren bağlanmayı bütünüyle terkederse, işte bu, o kimsenin kalbinde Allah (c.c)'ın mutlak sevgisinin yok olduğunu gösterir. Böyle bir kimse kafir ve zındıktır. Her kim Allah (c.c) ve Rasulunün gösterdiği yola tabi olmadığı halde Allah (c.c)'ı sevdiğini iddia ederse, işte bu, o kimsenin yalancı olduğunu gösterir. Allah (c.c)'ın şu ayette buyurduğu gibi:

    "(Ey Muhammed!) De ki: "Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin."   (Ali İmran: 31)

    İbni Kesir bu ayet hakkında şöyle dedi:

    "Bu ayet, Muhammed (a.s)'in yoluna uymadığı halde Allah (c.c)'ı sevdiğini iddia edenin yalancı olduğuna hüküm vermekte ve Rasulullah (s.a.s)'ın şeriatine, nebinin dinine, bütün söz ve fiillerinde tabi olmadıkça Allah (c.c)'ı sevdiğine dair ileri sürdüğü iddianın yalan olduğunu bildirmektedir."   

    (İbni Kesir Tefsiri c: 1 s: 366)

    İbni Teymiye şöyle dedi:

    "Her kim rasulün getirdiğine bağlanmadığı halde Allah'ı sevdiğini iddia ederse yalan söylemiştir. Çünkü onun sevgisi sadece Allah (c.c)'a değildir. Şayet Allah (c.c)'ı sever, fakat rasulün getirdiğine bağlanmazsa bu kimsenin sevgisi şirk olan sevgidir. Zira bu kimse rasulün getirdiğine bağlanmamış, kendi heva ve hevesine bağlanmıştır. Böyle bir sevgi iddiası yahudi ve hristiyanların Allah (c.c)'ı sevdiklerini iddia etmelerine benzer. Çünkü onlar Allah (c.c)'ı sevme konusunda gerçekten ihlaslı olsaydılar, sadece Allah (c.c)'ın sevdiğini sever ve ona tabi olurlardı. Bu sevgi ise kişiyi Rasulün getirdiğine bağlanmaya sevkeder. Bu kimseler Allah (c.c)'ı sevdiklerini iddia etmelerine rağmen Allah (c.c)'ın sevmediğini sevdikleri için, Allah (c.c)'a olan sevgi iddiaları aynı müşriklerin sevgi iddiası gibi olmuştur."

    (Fetvalar c: 8 s: 360)

    İbni Kayyım şöyle dedi:

    "Allah (c.c) ı sevmek; Allah (c.c)'a ibadetin gerçeği ve sırrıdır. Bu sevgi, ancak Allah (c.c)'ın emrine boyun eğmek ve yasaklarından kaçınmakla gerçekleşir. Allah (c.c)'ın emrine tabi olunur, boyun eğilir ve yasaklarından kaçınılırsa işte o zaman sevgi ve kulluk Allah'a olmuş olur. Bu sebeble Allah (c.c), rasulüne bağlanmayı kendisini sevmeye alamet ve delil kılarak şöyle buyurmuştur:

    "(Ey Muhammed!) De ki: "Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin."      (Ali İmran: 31)

           Bu ayette Allah (c.c), insanların kendisini sevmesinin alameti ve kendisinin de onları sevmesinin şartı olarak rasule bağlanmayı zikretmiştir. Bilindiği gibi, bir meselede koşulan şart tahakkuk etmezse o mesele gerçekleşmez. Bu nedenle rasulün getirdiklerine bağlanmadığı görülen kimsenin, Allah (c.c)'ı da sevmediği anlaşılır. Zira rasulün getirdiklerine bağlanmadan Allah (c.c)'a sevginin ispatı imkansızdır.

           Rasule bağlanmak ise ancak Allah (c.c) ve rasulünü sevmek ve onların emirlerine itaat etmekle olur. Allah (c.c)'a  ibadet etmek ancak Allah (c.c)  ve rasulünü herşeyden fazla sevmek, hiçbir şeyi Allah (c.c) ve rasulünden daha fazla sevmemekle olur. Şayet bir şey Allah (c.c) ve rasulünden daha fazla sevilirse bu, Allah (c.c)' ın asla affetmediği şirk olur ve böyle kimseye Allah (c.c) hidayet etmez. Allah (c.c)'ın şu ayetinde buyurduğu gibi:

           "De ki: "Babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretiniz, elde ettiğiniz mallar, durgunluğa uğramasından korktuğunuz ticaretiniz ve hoşunuza giden evleriniz Allah'tan, rasulünden ve onun yolunda cihaddan daha sevgili ise Allah'ın emri gelinceye kadar bekleyin! Şüphesiz Allah, fasık olan kavme hidayet etmez."    (Tevbe: 24)

           Her kim bu ayette zikredilenlerden herhangi birisine itaati Allah (c.c) ve rasulüne itaatten veya onlardan herhangi birisinin sözünü Allah (c.c) ve rasulünün sözünden veya onlardan herhangi birisinin rızasını Allah (c.c) ve rasulünün rızasından veya onlardan herhangi birisinden korkma, onlara tevekkül etme ve istemeyi Allah (c.c)'tan korkma, O'na tevekkül etme ve O'ndan istemeden önde görürse, bu kimse için Allah (c.c) ve rasulü, bu zikredilenlerden daha sevgili değil demektir. Böyle yapmasına rağmen hala Allah (c.c) ve rasulünün sevgisinin onlara olan sevgisinden daha üstün olduğunu söylüyorsa, işte o kimse sözünde yalancıdır. Zira o, üzerinde bulunduğu durumun zıddına hareket etmiştir. Aynı şekilde ayette zikredilenlerden herhangi birisinin hükmünü Allah (c.c) ve rasulünün hükmünden öncelikli gören kimse de bu zikredilenleri Allah (c.c)  ve rasulünden daha çok seviyor demektir."

    (Medaricus Salikiyn c: 1 s: 99-100)

    Bu açıklamalardan anlaşılan şudur:

           İslam şeriatini bir kenara atarak beşeri kanunları uygulayan kimselerin, Allah (c.c) ve rasülünü sevdiklerine dair iddiaları apaçık bir yalandır. Bu iddiaları sadece insanları kandırmak için ileri sürerler ve para vererek satın aldıkları alim taslaklarını da bu mesele için kullanırlar. İşte bu sebeble bu alim taslağı belamlar, Allah 'ın şeriatini bir kenara atarak beşeri kanunları uygulayan tagutların müslüman olduklarını ve Allah (c.c)'ı çok sevdiklerini insanlara anlatırlar.

           Allah (c.c)'ın şeriatini hayatın her alanında uygulamadan kaldırıp yerine beşeri kanunları uygulayan, bu kanunlara öncelik tanıyarak Allah (c.c)'ın şeriatinden daha üstün tutan yöneticiler, Allah (c.c) ve rasulünü sevdiklerini nasıl iddia edebilirler? Böyle bir iddiayı ileri süren kimseler ya İslam'ı bilmemekte veya İslam'ı gerçek manada bilmeyen halkı kandırmak istemektedirler. Zira halkın, İslam'ı gerçekten bildiğini bilseydiler asla böyle gülünç bir iddiayı ortaya atmazlardı. Fakat sahte alim taslakları vasıtasıyla ve halkın İslam'daki cehaletlerini fırsat bilerek böyle bir iddiayı ortaya attılar ve halkı da buna inandırdılar.

    Oysa Rasulullah (s.a.s) şöyle dedi:

    "Ben kendisine ailesinden, malından ve bütün insanlardan daha sevgili olmadıkça hiç bir kul iman etmiş olmaz."      (Müslim)

    Bir başka rivayette şöyle dedi:

    "Ben kendisine babasından, çocuğundan ve bütün insanlardan daha sevgili olmadıkça hiçbiriniz iman etmiş olmaz..."   (Müslim)

    Ebu Süleyman el Hatıbi bu hadisin şerhinde şöyle dedi:

    "Hadisin manası şudur: "Helakin söz konusu olsa bile itaatinde tam manasıyla ihlaslı olmaz ve rızamı heva, hevesinden daha üstün tutmazsan sevginde doğru söylemiş sayılmazsın."

    (Müslim'in şerhi c: 2 s: 15)

    Yorum ( 1 ) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

    Hakkımda

    Başında bulut değil, Nalinlerinin altında kum olmaya razıyım YA RASULLALLAH...

    Bağlantılar

  • Ana Sayfa
  • Profilim
  • Blog Arşivi
  • Arkadaşlarım
  • e-posta
  • RSS
  • tasfiye dergisi
  • şarkışla
  • islamı yaşamak
  • firaset
  • firasetradyo
  • deniz feneri
  • şarkışlalılar
  • temiz ekran

    Kategoriler

    Arkadaşlarım

  • faruk ertekin
  • Salih Çakırca

    Reklam

  • Sayfa: 1 - Toplam: 25
    | Sonraki Sayfa